← Yazılara dön

Kozmik Asimetri Klinik Psikanalitik Pratiklerimiz Üzerinde Etkili Olabilir mi? Antimadde ve Bion’un -K’si Üzerine Bazı Düşünceler

Donald Winnicott ve Wilfred Bion'un yan yana portreleri

Günümüzde canlılığa ilişkin kavrayışımız, evrimsel biyoloji, kozmoloji ve modern fizikteki bilimsel ve teknolojik gelişmelerle birlikte giderek daha karmaşık ve çok katmanlı bir hâle gelmektedir. Psikanalitik çerçevede kavramların ontolojik mahiyeti tartışılırken çoğu zaman sözcüklerin etimolojik kökenlerine, Antik Yunan mitolojisine ya da felsefi referanslara başvurulmakta; insanın dış gerçekliğe ilişkin kolektif tasarımları da büyük ölçüde bu tarihsel çerçeveler üzerinden okunmaktadır. Bununla birlikte, modern fizik ve kozmolojinin sunduğu yeni gerçeklik tasarımları da bu tartışmalara katılabilecek farklı bir düşünsel kaynak oluşturmaktadır. Özellikle parçacık fiziğinde kaydedilen gelişmeler, yalnızca dış dünyaya ilişkin bilgilerimizi değiştirmekle kalmamakta; yaşamı, maddeyi, düzeni ve düşüncenin ortaya çıkışını ele alabilmemiz için yeni düşünsel imkânlar sunmaktadır.


Matte Blanco’nun Bi-Logic kuramında matematiksel mantıktan yararlanması, Lacan’ın psikanalitik kavramları cebirsel gösterimler ve formel şemalar aracılığıyla biçimselleştirmeye çalışması ya da Bion’un matematik ve doğa bilimlerinden yararlanarak “dönüşüm”, “fonksiyon” ve “element” gibi kavramlar üzerinden düşünmesi, farklı alanlardaki biçimsel ve yapısal kavramsallaştırmaların psikanalitik düşünceyle etkileşiminin verimli örneklerini sunmaktadır. Bu yazıda da söz konusu kuramcıların açtığı düşünsel yolu rehber kabul ederek, modern fizik ve kozmolojinin maddeye ve evrenin oluşumuna ilişkin sunduğu açıklamaların, insan ruhsallığı üzerine düşünürken yeni sorular sormamıza yardımcı olup olamayacağını tartışmaya ve kozmik asimetri üzerinden ruhsal görüngüler üzerine bir analoji kurmaya çalışacağım. Bununla birlikte, böyle bir karşılaştırma, kavramların ait oldukları alanlardaki anlamlarını ve kurulacak benzetmenin sınırlarını gözetmeyi gerektirir.


İnsan yavrusunun ruhsallığının bakir topraklarına giren ilk psikanalistlerden biri olan Melanie Klein, ruhsal yaşamın ilk örgütlenişini sevgi ve nefret arasındaki temel gerilim üzerinden ele alır. [1]  Klein’a göre bebek, yaşamın en erken dönemlerinden itibaren yalnızca dış dünyaya tepki veren edilgen bir varlık değildir; aynı zamanda dışarıdan gelen deneyimleri kendi yoğun duygulanımları, fantezileri ve kaygıları aracılığıyla içsel bir gerçekliğe dönüştürür. Bu ilk ruhsal dünya, henüz bütünlüklü nesnelerden değil, sevgiyle bağlanılan “iyi nesne” ile nefretin, korkunun ve zulmedilme kaygısının yöneltildiği “kötü nesne” arasındaki bölünmüş nesne ilişkilerinden oluşur. Böylece sevgi ve nefret, yalnızca birbirini izleyen iki ayrı duygu değil, bebeğin hem dış gerçekliği hem de kendi iç dünyasını örgütlemeye başladığı kurucu bir gerilimin iki kutbu halindedir. Bu bölünmüşlük, Klein’ın gözünde rastlantısal değildir; ruhsal yaşamın erken örgütlenişinde ve kaygıyla baş etmede temel bir işlev üstlenir. Sevgi ve nefretin bu denli erken ve bu denli köklü biçimde ruhsal dünyayı ikiye ayırmasının, doğası gereği önemli bir soruyu beraberinde getirdiği düşüncesindeyim:


Bu gerilim, insan yavrusunun biyolojik prematürlüğünden doğan psişik eksikliğin ve muhtaçiyetin izini taşırken, gerçekliğin ruhsal olarak işlenebilmesini ve anlamın doğuşunu mümkün kılan kozmik asimetrinin bir izdüşümü de olabilir mi?


Öyle ki benzer bir gerilim ve karşıtlık diğer canlı türlerinde de, varlığın tehdit altında olduğu durumlarda yaklaşma–kaçınma ya da çekilme–saldırma biçiminde örgütlendi gözlemlenebilmektedir. Bu biçimsel benzerlik ve sorunun izini sürmek bizi ikinci bir soruya götürebilir: Bu karşıtlık yalnızca insan psikesinin kendine özgü bir yapısı mıdır, yoksa canlılığın kendisini sürdürmesini mümkün kılan ortak bir varoluşsal çekirdek mi? İşte bu ikinci seçenek pek çok açıklamaya gebe olduğu gibi burada dış gerçekliğe dair tasarımlarımızın yeniden ele alındığı modern fiziğin en ilginç keşiflerinden birine gitmeyi önereceğim.


1928 yılında İngiliz fizikçi Paul Dirac, “The Quantum Theory of the Electron” başlıklı makalesinde elektronun davranışını tanımlayan yeni bir denklem ortaya koyar. Dirac’ın temel amacı, dönemin fiziğine yön veren iki büyük kuramsal çerçeveyi, kuantum mekaniği ile Einstein’ın özel görelilik kuramını, elektronun davranışını açıklayabilecek ortak bir matematiksel yapı içinde bir araya getirmektir. Ancak geliştirdiği dalga denklemi yalnızca mevcut bir kuramsal sorunu çözmekle kalmaz; fiziğin maddeye ilişkin kavrayışında köklü bir dönüşümün de önünü açar. Denklem, matematiksel yapısı gereği elektron için hem pozitif hem de negatif enerjili çözümler üretmektedir.[2] Bu durum, en basit hâliyle, x²=4 denkleminin yalnızca x=2 değil, x=−2 sonucunu da zorunlu olarak içermesine benzetilebilir. Ne var ki matematiksel açıdan kaçınılmaz görünen bu ikinci çözümün fiziksel dünyada neye karşılık geldiği belirsizdir. Çünkü negatif enerji durumları, o güne kadarki fiziksel kavrayış içerisinde anlamlandırılamamakta ve elektronun durmaksızın daha düşük enerji seviyelerine geçebilmesi gibi ciddi kuramsal sorunlar doğurmaktadır. Bu nedenle söz konusu çözümler başlangıçta kuramın çözülmesi gereken büyük sorunu olarak görülür ve kabul edilmez. Dirac ise denklemin ortaya çıkardığı bu sonucu  matematiksel bir kusur olarak görüp vazgeçmez ve matematiğin zorunlu kıldığı bir sonucun doğada henüz gözlemlenmemiş bile olsa fiziksel bir karşılığının bulunabileceği ihtimalinin sonuna kadar ısrarcısı olur.  Nihayetinde, bu kuramsal ısrarından yalnızca birkaç yıl sonra, 1932’de Amerikalı fizikçi Carl Anderson, kozmik ışınları incelemek amacıyla yürüttüğü bir bulut odası deneyinde bu öngörünün fiziksel karşılığına ilişkin ilk deneysel kanıta ulaşır. [3]. Anderson, 1933’te yayımladığı makalesinde bu parçacığa “pozitron” adını verir ve böylece elektronun karşı parçacığının varlığı ilk kez deneysel olarak da doğrulanmış olur. Eğer elektronun bir karşı parçacığı varsa, diğer temel parçacıkların da benzer biçimde kendi karşı parçacıklarına sahip olabileceği varsayılmaya başlanır  ve ilerleyen yıllarda antiproton, antinötron ve diğer karşı parçacıkların da deneysel keşfi yapılır Yani daha sözel ifade etmek gerekirse gözle görünmeyen ve doğa da gözle görülemeyen, maddeyi oluşturan parçacıkların karşıt özellikler taşıyan eşlerinden meydana gelen başka bir madde biçiminin de mümkün olduğu anlaşılmış; “madde” dünyasının bir de karşıtı kabul edilen ve doğada gözlemlenemeyen ters ikizinin yani “antimadde” kavramının da var olduğu bugün modern fiziğin tam kalbine yerleşmiştir.


Böylece Fizik, yalnızca doğrudan gözlemlenebilen olguları betimleyen bir bilim olmaktan çıkar ve aynı zamanda matematiksel tutarlılık ve kuramsal zorunluluk nedeniyle, henüz keşfedilmemiş ontolojik yapıların izini süren bir alana da dönüşmüştür. [4]  Öyle ki, burada Modern fiziğin kendine özgü bu düşünme tarzının psikanaliz için de son derece ilginç olduğu düşüncesindeyim. Keza henüz doğrudan gözlemlenmemiş bir varlığın izini kuramsal tutarlılık nedeniyle sürmek, bana psikenin görünür yüzeyinin ardında yatan ve doğrudan gözlemlenemeyen bir ruhsal gerçeklik alanını mantıksal tutarlılık nedeniyle keşfetmiş başka bir öncüyü çağrıştırıyor.  Ancak acele etmeden devam edelim. Antimadde’nin keşfi canlılığın nasıl meydana geldiği konusunu anlamamızın da önünü açmış görünüyor.

Yaklaşık 13,8 milyar yıl önce evren, son derece sıcak ve yoğun bir başlangıç durumundan itibaren Büyük Patlama olarak adlandırılan kozmik genişleme sürecine girer. Bu genişlemenin ilk anlarında henüz yıldızlar, gezegenler ve atomlar bulunmadığı gibi, proton ve nötronlar da bugünkü biçimleriyle oluşmuş değildi. Evren bunun yerine yüksek enerjili ışınımın ve diğer temel parçacıkların sürekli etkileşime girdiği son derece sıcak ve yoğun bir parçacık plazması halindeydi. Evren genişleyip soğudukça kuarklar birleşerek proton ve nötronları, bunlar da ilerleyen dakikalarda ilk atom çekirdeklerini meydana getirdi. Bu erken evrede madde parçacıkları, kendilerine karşılık gelen antimadde parçacıklarıyla birlikte ortaya çıkıyordu. başka bir deyişle evren, maddeyi onun karşılığı olan antimaddeyle birlikte doğuruyordu. Ancak bu eşzamanlı ortaya çıkış, onların varlıklarını yan yana sürdürebilecekleri anlamına gelmedi. Bir madde kendi karşı parçacığı antimadde ile karşılaştığında fizikte “anihilasyon” adı verilen bir süreç, yok oluş gerçekleşiyordu Yani her iki parçacık da yan yana geldiğinde şiddetli bir patlama gerçekleşiyor ve özgül varlığını yitirerek Einstein’ın E = mc² denkleminin ifade ettiği biçimde yüksek enerjili fotonlara dönüşüyordu [5] Erken evren boyunca bu oluşma ve yok olma döngüsü sayısız kez tekrarlandı: madde ve antimadde çiftleri enerjiden doğup, karşılaştıklarında yeniden enerjiye dönüşürtüler.  Eğer ortaya çıkan madde-antimadde  sayısı kusursuz biçimde eşit olsaydı, madde ile antimadde birbirini bütünüyle ortadan kaldıracak ve geriye yalnızca ışınım kalacaktı. Böyle bir durumda yıldızları, gezegenleri ve canlılığı meydana getirecek maddesel bir evrenin oluşması mümkün olmayacaktı. Elbette bizler de olmayacaktık. Fakat bu denge kusursuz biçimde korunmadı. Henüz tam olarak açıklanamayan küçük bir dengesizlik sonucunda, geriye biraz daha fazla madde kaldı. Galaksileri, gezegenleri, canlıları  kısacası var olan her şey bu fazla maddeden meydana geldi.. İşte bu noktada girişte sorduğum soruyu kast ederek ruhsallık üzerine daha kapsamlı bir soru sormaya çalışayım:


“Galaksiler, gezegenler, hücreler, canlılar ve nihayetinde onların düşünceleri… Hepsi bu kozmik, maddesel dünyanın o asimetrik kırılmasının birer ürünüyse; evrenin var olmaya dair sergilediği bu karşıtlık üreten asimetrik davranış biçimi doğanın içinde doğan insanın yaşamaya dair sergilediği davranış biçiminin bir izdüşümü ve öncülü olabilir mi?”

Gerçekliğin karşıt nitelikler ve asimetrik kuvvetler üzerinden kavranabileceği düşüncesi kuşkusuz yeni değildir. Aristoteles de doğadaki oluşu ve değişimi açıklamaya çalışırken, dönüşümün çoğu zaman karşıt nitelikler arasındaki geçişler ve gerilimler aracılığıyla gerçekleştiğini ileri sürmüştür.[6]. Ona göre oluş, yalnızca bir şeyin var olması değil, bir durumdan başka bir duruma geçişidir; sıcak–soğuk, kuru–ıslak, eksiklik–tamlık gibi karşıtlıklar doğanın sürekli hareketinin temel dinamikleri arasında yer alır. Dolayısıyla karşıtlık, yalnızca çatışmayı değil, aynı zamanda değişimi ve oluşu mümkün kılan yapısal bir ilkedir. Modern fiziğin bizi götürdüğü tablo, iki bin yılı aşkın bir süre sonra bu düşünceyi şaşırtıcı biçimde yeniden karşımıza çıkarmaktadır. Psikanalizin yaklaşık yüz elli yıllık gelişimi de dikkatle incelendiğinde, Freud’dan Klein’a, Lacan’dan Bion’a uzanan kuramsal çizginin de zihni çoğu zaman birbirine karşıt fakat birbirine bağımlı kuvvetlerin etkileşimi üzerinden açıklamaya çalıştığı görülür.

Freud’un ruhsal dinamikleri eros ile thanatos gibi zıt ve asimetrik dinamikler üzerinden tanımlanmıştır. Psikanalitik düşünce ilerledikçe bu karşıtlıklar yalnızca çatışmanın değil, aynı zamanda düşüncenin ve ruhsal gelişimin kaynağı olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu çizginin belki de en erken ve en çarpıcı örneği Melanie Klein’da karşımıza çıkar. Yaşamın ilk evrelerini ele alan Klein, bebeğin dünyayla kurduğu ilk ilişkinin henüz bütünlüklü bir gerçeklik algısına değil, yoğun duygulanımların belirlediği temel karşıtlıklara dayandığını ileri sürer. Bebek için ilk deneyimler dış dünyanın yalnızca algılanmasından ibaret değildir; aynı zamanda doyuran, haz veren ve sevilen nesne ile engelleyen, kaygı uyandıran ve zulmedici olarak deneyimlenen nesnenin birbirinden ayrılmasıdır. Bu nedenle Klein’ın tarif ettiği sevgi–nefret karşıtlığı, yalnızca sonradan ortaya çıkan psikolojik bir çatışmanın ürünü olarak görülemez. Bu karşıtlık, canlılığın kendisini koruyabilmek ve deneyimini düzenleyebilmek için dünyayı ayrımlara bölme zorunluluğunun ruhsal yaşamdaki en erken görünümlerinden biri olarak da karşımıza çıkar..

Bu noktada erken evrendeki madde–antimadde ilişkisiyle ruhsallık üzerinde ihtiyatlı bir analoji kurulabilir mi? Nasıl ki evrenin ilk evrelerinde madde antimaddeyle birlikte ortaya çıkmışsa, ruhsal yaşamda da ilk andan itibaren haz ile acı, sevgi ile nefret, iyi ile kötü nesne gibi karşıt deneyimler etrafında örgütleniyor olabilir mi? Buradaki benzerlik, fiziksel süreç ile ruhsal işleyişin aynı yasalara tabi olduğunu göstermekten çok, hem maddi hem de ruhsal düzeyde oluşumun başlangıçta bir farklılaşma ve karşıtlaşma hareketiyle birlikte düşünülebileceğine işaret ediyor gibidir. Ne var ki kurduğum analoji şimdi belirteceğim bir  noktada bir kırılma yaşıyor gibidir ki bence anolojinin ilginç yeri de burasıdır. Fizikte karşıt parçacıklar karşılaştığında anihilasyon (yok oluş) gerçekleştiğini belirtmiştik. Böylece her iki parçacık da yok olarak, geriye yalnızca enerji kalıyordu. Oysa ruhsal yaşamda karşıt deneyimlerin — sevgi ile nefretin, haz ile acının — bir araya gelmesi zorunlu olarak bir yok oluşa değil, onun tam tersine bir yaratıma yol açıyor da olabilir: “Düşüncenin yaratılmasına”  Bu bu anolojiyi daha detaylı incelemek için Wilfred Bion’a ve düşüncenin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili kuramına bakmayı önereceğim. Öyle ki Bion’un düşünce kuramının kalbinde tam da bu soru yatar: Zihin, yaşanan olguları nasıl düşünceye dönüştürür?

İnsan dünyaya hazır düşüncelerle gelmez. Doğduğu andan itibaren bedensel duyumlar, yoksunluklar, doyumlar, korkular ve gerilimler yaşar; fakat bu yaşantıların düşünce hâline gelebilmesi için önce ruhsal olarak işlenmesi, düzenlenmesi ve temsil edilebilir bir biçim kazanması gerekir.  Bebek; açlık, korku, haz, acı, doyum ve yoksunluk gibi yoğun yaşantılara maruz kalır; ancak başlangıçta bu yaşantılar henüz anlamlandırılmış, zihinsel olarak temsil edilmiş ya da birbirleriyle ilişkilendirilmiş değildir. Bion, zihnin henüz işleyemediği bu ham duyusal ve duygusal yaşantıları “beta elementleri” olarak adlandırır. Beta elementleri, düşünceden önce gelen fakat henüz düşünülemeyen deneyimlerdir. Bebek açlığı hisseder, bedensel bir gerilim yaşar ya da kaygıyla dolar; ancak bütün bunları “Ben acıktım” ya da “Birazdan doyurulacağım” biçiminde düşünebilecek bir zihinsel örgütlenmeye (henüz) sahip değildir. Yaşantı vardır, fakat onu taşıyacak düşünce henüz oluşmamıştır. Bu nedenle başlangıçta bebeğin yaşadığı şey, anlamlı bir düşünceden çok, zihni ve bedeni istila eden bir gerilimdir. Bu gerilim ancak başka bir zihnin -çoğunlukla annenin- onu karşılaması ve dönüştürmesiyle düşünülebilir bir hâl kazanır. Bion’un “kapsayan–kapsanan” olarak adlandırdığı bu süreçte bebek, henüz baş edemediği korku, öfke ve çaresizlik duygularını anneye yansıtır. Anne ise bu duyguları kendi ruhsal kapasitesi içinde işler, yatıştırır ve bebeğin yeniden alabileceği bir biçimde alfa işlevi ile çevirerek geri sunar.

Fakat burada önemli bir noktayı atlamamak gerekir. Bir yaşantının düşünülebilir hâle gelmesi, ruhsal sürecin tamamlandığı anlamına gelmez. Düşüncenin oluşabilmesi kadar önemli olan bir başka mesele de zihnin bu düşünceyle ve düşüncenin yöneldiği nesneyle nasıl bir ilişki kurduğudur. Çünkü Bion için düşünme, öznenin kendi içine kapalı biçimde gerçekleştirdiği yalıtılmış bir zihinsel faaliyet değildir. Düşünce her zaman bir “şey”e dairdir; bir nesneye, bir kişiye, bir yokluğa ya da henüz bilinmeyen bir gerçekliğe… Dolayısıyla düşüncenin ortaya çıkışı, aynı zamanda özne ile nesne arasında bir bağın kurulması anlamına gelir. Bu bakımdan düşüncenin doğuşu, mevcut olanın basitçe algılanmasından çok, mevcut olmayanın ruhsal olarak temsil edilebilmesiyle ilişkilidir. Yani, bir bakıma, yokluğa dayanabilme kapasitesinin ürünüdür. Beklenen nesne dış dünyada bulunmadığında zihin onu içeride kurmak zorunda kalır; dış gerçeklikteki eksiklik, ruhsal gerçeklikte bir temsilin doğmasına yol açar. Bion’un radikal önermesi tam da burada ortaya çıkar: Önce düşünce ya da düşünülmeyi bekleyen bir yaşantı belirir; ardından zihin, bu düşünceyi taşıyabilecek ve işleyebilecek bir düşünme aygıtı geliştirir. Başka bir ifadeyle düşünür, düşünceyi yaratmaz; düşünülmeyi bekleyen düşünceler, onları düşünebilecek bir zihnin gelişmesini zorunlu kılar. İşte Bion bu bağı,özne ile nesne, düşünce ile düşünen arasındaki o kurucu ilişkiyi, “link” yani “bağ” kavramını yaratır.

Bion, özne ile nesne arasında kurulabilecek bu bağın üç temel bağ üzerinden kurar: L (Love), H (Hate) ve K (Knowledge) yani aşk, nefret ve bilgi. Bu üç bağ, yalnızca birbirinden farklı duygusal tutumları değil, öznenin nesneyle kurduğu ilişkinin niteliğini ve o ilişkide ne aradığını da belirler. Sevgi bağında özne nesneyle birleşmeye, nefret bağında onu uzaklaştırmaya ya da yok etmeye yönelirken; bilgi bağında nesneyi anlamaya, onu olduğu gibi tanımaya çalışır. Bion için bu üç bağ birbirini dışlamaz. Aynı ilişki içinde bir arada bulunabilir, birbirine dönüşebilir ya da birbirini engelleyebilir.  Buradaki bağ, iki ayrı zihinsel unsurun mekanik biçimde birbirine eklenmesinden daha fazlasıdır.  Klein’ın tarif ettiği o ilk zıt gerilim ( sevgi ile nefret, iyi nesne ile kötü nesne)  Bion’da yeni bir boyut kazanır. Artık mesele yalnızca dünyanın karşıt kutuplara bölünmesi değildir; bu karşıtlığın yarattığı gerilimin zihinsel olarak tutulup tutulamayacağı, başka bir deyişle öznenin bu gerilime nasıl bir bağla yanıt verdiğidir. Düşünce, karşıtlığı ortadan kaldırmayı mı yoksa onu taşımayı mı başaracaktır?

Haz ile yoksunluk, varlık ile yokluk, sevgi ile nefret arasındaki mesafe korunabildiği ölçüde zihin bu deneyimleri birbirinden ayırabilir, ilişkilendirebilir ve düşünebilir. Bu açıdan düşünmek, karşıt kutuplardan birinin diğerini yok etmesi değil, aralarındaki ilişkinin ruhsal olarak sürdürülebilmesidir. Zihin ancak sevilen nesnenin aynı zamanda engelleyen ve nefret edilen nesne olabileceğini taşıyabildiğinde, bölünmüş deneyimlerini daha bütünlüklü bir gerçeklik içinde bir araya getirmeye başlar. Düşünce, karşıtlıkların bir arada tutulabilmesinden doğar. Bu bağın koptuğu yerde ise düşünme değil psikoz belirir.  Şimdi bu + ve- kutupları olan bağlara yakından bir bakalım:


L ve −L

L (Love), özne ile nesne arasında sevgi aracılığıyla kurulan ruhsal bağı ifade eder. Buradaki sevgi, romantik aşkla sınırlı değildir; nesneye yönelmeyi, onunla ilişki kurmayı ve varlığını önemsemeyi içeren daha temel bir bağdır. Bu bağ, çatışmanın ya da düşmanlığın bütünüyle yokluğu anlamına gelmez. Aynı nesneye yönelik sevgi ve nefret bir arada bulunabilir; dolayısıyla sevgi bağının varlığı, ilişkinin çatışmasız olduğunu göstermez. Yakınlık kurma, ilgi gösterme, koruma ve bakım verme, bu bağın farklı görünümleri olarak düşünülebilir. Ancak nesnenin bağımsızlığını bütünüyle tanıyabilmek ya da hayal kırıklıklarına rağmen ilişkiyi sürdürebilmek gibi gelişimsel kazanımları, L’nin her durumda taşıdığı özellikler olarak kabul etmemek gerekir. L, öncelikle ilişkinin sevgi aracılığıyla kurulduğunu belirtir (Bion, 1962; 1963).

−L’yi ise sevginin yalnızca azalmasıyla ya da doğrudan nefretle (H) özdeşleştirmek yeterli değildir. Bion, eksi bağların, ilgili duygunun basitçe yokluğu veya karşıtı olarak anlaşılamayacağını vurgular. Bion’un eksi gösterimini, sevgi, nefret ve bilmeye karşı yönelen edimler üzerinden açıklar.  Buradan hareketle −L, sevgi bağının kurulmasına ve sürdürülmesine karşı işleyen süreçler çerçevesinde ele alınabilir.[7] Burada üzerinde durmak istediğim, nesneye ne kadar sevgi ya da nefret duyulduğundan çok, sevgiyle bağlanmanın kendisinin nasıl engellendiğidir. Böylece L ile −L arasındaki ayrım, birbirine denk iki duygunun karşıtlığından ziyade, sevgi bağı ile bu bağa karşı işleyen ruhsal süreçler üzerinden düşünülebilir.


H  ve -H

H (Hate), özne ile nesne arasında nefret aracılığıyla kurulan ruhsal bağı ifade eder. H bağı, sıradan bir kopukluk veya ilgisizlik değildir; nesneye yönelik düşmanca duyguların da bir ilişki biçimi oluşturduğunu gösterir. Özne, nesnenin hayal kırıklığı yaratan, engelleyen veya tehdit edici yönlerine karşı nefret geliştirirken onunla ruhsal olarak ilişkili kalabilir. Bu bakımdan nefret edilen nesne, zihinden bütünüyle uzaklaştırılmış bir nesne değildir; öznenin duygularının yöneldiği ve çatışmalı ilişkisinin sürdüğü bir varlıktır. Ancak bu ilişkinin sürmesi, nefretin her durumda sağlıklı bir sınır çizme ya da özerklik kazanma işlevi taşıdığı anlamına gelmez. H, öncelikle ilişkinin nefret aracılığıyla kurulduğunu belirtir; bu ilişkinin gelişimi destekleyen veya yıkıcı sonuçları, içinde yer aldığı ruhsal işleyişle birlikte değerlendirilmelidir (Bion, 1962; 1963).

−H’yi ise nefretin yalnızca azalmasıyla ya da doğrudan sevgiyle (L) özdeşleştirmek yeterli değildir. Eksi gösterimine ilişkin okumasından hareketle −H, nefret bağının yaşanmasına karşı işleyen süreçler çerçevesinde düşünülebilir. Öyle ki bu ilişki biçimi Amerikalı Psikanalist Marilyn Charles  rgenlik kliniğini ele aldığı çalışmasında −H’yi “mutlak sevgi”nin bir biçimi olarak bile yorumlar[8]. Buradaki mutlaklık, kaybın, yokluğun ve ilişkinin sınırlılıklarının kabul edilemediği bir işleyişe karşılık gelir. Bu yorumdan hareketle üzerinde durmak istediğim, kişinin ne kadar az nefret duyduğundan çok, sevdiği nesneye yönelik düşmanca duygularına ruhsal olarak yer açıp açamadığıdır. Böylece H ile −H arasındaki ayrım, açık öfke ile örtük saldırganlık arasındaki bir farklılığa indirgenmeden, nefretle kurulan bağ ile bu bağın yaşanmasına karşı işleyen süreçler üzerinden ele alınabilir.


K ve -K

K (Knowledge – Bilmek) bağı, onun psikanalize kazandırdığı en özgün ve devrimci kavramlardan biridir. Bion için “bilmek”, entelektüel bir veri toplama ya da rasyonel bir bilgi biriktirme süreci değildir. K bağı, bir nesnenin ya da kendi ruhsal dünyasının gerçeğini (hakikatini) duygusal düzeyde deneyimleme, acı verse bile bu gerçeğe tahammül etme ve onu zihinsel olarak sindirme arzusudur. (Bion, 1962; 1963). K, bir nesneyi ya da deneyimi gerçekten bilmeye, anlamaya yönelik bağdır. Ama burada söz ettiğimiz şey sıradan bir bilgi edinme değildir. K, zihnin acı veren gerçeklerle yüzleşebildiği, onlara katlanabildiği ve onları anlamlandırabildiği kapasitedir. Bion’un “deneyimden öğrenme” dediği şeyin tam kalbinde yatan bağdır. K’nın ayırt edici özelliği şudur: duygudan bağımsız var olamaz. Her gerçek bilme edimi bir miktar sevgi ya da nefret  yani L ya da H  barındırmak zorundadır; çünkü duygudan yalıtılmış bir anlama çabası artık K değildir, -K’ye dönüşmüştür. Bu yüzden K yalnızca zihinsel bir faaliyet değil, gerçeğin getirdiği ruhsal acıyı taşıyabilme kapasitesidir. Alfa işlevinin en olgun biçimi. bağının ayırt edici özelliği, gerçeğin peşinde koşarken dogmalara sığınmaması ve zihnin gelişimini engelleyecek sahte yanılsamaları reddetmesidir. Dolayısıyla K; merak duyma, anlamlandırma, içgörü kazanma ve acı verici de olsa gerçeği yansıtma gibi hayati zihinsel işlevleri kapsar.  -K, ise sadece basit bir “bilgisizlik”, cehalet  ya da bir şeyi öğrenememe durumu değildir. -K, anlamı, hakikati ve duygusal gerçekliği aktif olarak yok eden, çarpıtan, sabote eden, hatta bilme’ye dair bağı tahrip eden bir süreçtir. (Bion, 1962; 1963). Zihin, katlanamadığı ruhsal acıdan kaçmak için gerçeğin yerine sahte bir anlam inşa eder. Bu yüzden -K pasif değildir. Aksine Bion için -K, zihnin gerçeğe ve anlam üretme süreçlerine karşı yürüttüğü aktif ve haset dolu bir dirençtir. +K duygusal acıyı taşıyarak deneyimden öğrenmeyi sağlarken, -K bu acıdan kaçmak için zihinsel bağlantıları koparır, anlamın içini boşaltır.

Artı bağlar (+L, +H, +K) zihni besleyen ve dönüştüren bir canlılığa karşılık gelirken; eksi bağlar (-L, -H, -K) bu canlılığı aktif olarak tersine çeviren, anlamın içini boşaltan, ruhsal yapıyı sabote eden bir güce sahiptir. Bion bu bağların altı ayrı bağ mı yoksa üç bağın artı ve eksi kutupları mı olduğunu açıkça belirtmez. Ancak biliyoruz ki -L, L’nin azlığı değildir; L de -H’nin özdeşi değildir. Benzer biçimde K ile -K arasındaki fark, sahip olunan bilginin miktarına indirgenemez.  Yani birbiri yerine geçemezler. Bu haliyle sanki her biri ters ikiziyle anlam üretebilmeye karşı sanki ters ikiziyle antimadde-madde ikizi gibi ruhsallığın içinde farklı miktarlarda var gibidir. Tıpkı karşı parçacıkların birbiriyle birlikte evrenin doğumunda oluşması ve karşılaştıklarında enerji açığa çıkarmaları gibi bu bağlar arasındaki zıt gerilim ve zıt ikizler arasındaki asimetri de ruhsal düzeyde bir “şey” üretiyor olabilir mi? “Düşüncenin ve anlamın yaratımı, ya da bağ kurmak için bağlara saldırıp anlamı parçalayışı.”  Elbette Fizik ile Psikanaliz arasında kurulan bu benzeşim açıkça bir anoloji olabilir. Hatta anoloji olmanın ötesinde , spekülatif  bir analoji bile sayılabilir. Yine de antimaddenin insan bedeninde doğal süreçlerde de olduğunun keşfi, bedenimizde bulunan potasyum -40’ ın bazı bozunmaları sırasında, elektronun karşıparçacığı olan pozitronlar üretmesinden var olduğunu biliyor olmamuz[9] fizyolojiden ayrı düşünülemeyen ruhsallık için beni bunun üzerinde düşünmeye itiyor.

Öyle ki insan bu kozmik asimetriye yaşamın en başından beri maruz kalmaktadır. Anne–bebek ikilisinin uzun süre bebeğin ihtiyaçlarına eksiksiz yetmesinin bile bir süre sonra ruhsal  bir eksiklik doğrabileceği gibi bir paradoks olduğundan “yeterince iyi anne” gibi özel bir kavram Psikanaliz literatürüne girmiştir. Halbuki bebeğin tahammülünü desteklemesi, kötü duygularla kalabilmesi bebeğin beta işlevlerinin alfa işlevlerine dönüşebilmesi için belli bir alan açmak ve ölçülülük gereklidir.[10].  Ergenlikte ise bunun daha yoğun bir örneğini görürüz. “Büyümek, kimseye ihtiyaç duymamaktır” kesinliğinin, yaşanan bir yakınlık ve ayrılıkla sarsılması gibi bir gerilimle sınanır. Ergen bir yandan bağlanırken bir yandan bu bağın değerini silmeye çalışır. Bedenin değişmesi, cinselliğin ve saldırganlığın yeni bedensel olanaklarla yaşanması, çocuklukta kurulmuş kendilik ve nesne tasarımlarına başka bir ağırlık getirir. Winnicott’un belirttiği gibi, bağımsızlık iddiası ile bağımlılık gereksinimi bu dönemde hızla birbirini izleyebilir, hatta aynı anda bulunabilir. Bu gerilimi ve kozmik asimetriyi, büyüdüğü kabul edilsin isteyen ama korunmaya da ihtiyaç duyan; başkasının arzusunu merak eden ama onun gözünde nasıl göründüğünden korkabilen bir ergenin yaşantısında düşünebiliriz. Yeni bir yakınlık, kendisini tanıma isteğini artırırken, reddedilme ve bir başkasına ihtiyaç duyma olasılığını da görünür kılabilir. Bu koşullarda öğrenmek, ergenin kendisi hakkında kurduğu bazı kesinliklerden vazgeçmesini gerektirebilir. Büyümeyi kimseye ihtiyaç duymamakla eşitleyen bir ergen için, bir başkasının mesajını beklemek bile bu kesinliği sarsan bir deneyim hâline gelebilir. Kendisini bağımsız hissederken bekleyen, özleyen ve incinebilen biri olduğunu fark eder. Burada bilmeye yönelmek, kendi içindeki bu çelişkiyle karşılaşmayı da içerir. Eğer ihtiyaç duymak bütünüyle aşağılayıcı yaşanıyorsa, yakınlığın anlamını küçümsemek, bu karşılaşmadan uzaklaşmanın bir yolu olabilir. Böyle bir durumda merakın konusu hâline gelebilecek olan yaşantı, henüz düşünülmeden değersizleştirilebilir.

Bunu, bir klinikte karşılaştığım bir sahne üzerinden düşünelim. Yaz tatili aram yaklaşırken bir hastamın seansların birinde bana “Kimseye ihtiyacım yok” kesinliğinde bir cümle kurduğunu hatırlıyorum. Tatilden dönüğümde ise ilerleyen seansların birinde “Birine ihtiyaç duyduğumda neden bu kadar öfkeleniyorum?” sorusuna dönüşebildiği bir an da yeniden konuştuğumuzu hatırlıyorum. İşte burada yeni bir düşüncenin doğuşundan söz edebiliriz. Yakınlaşma isteği, ayrılığa duyulan nefret ve ilişkinin anlamını silmeye yönelen süreçler, bağlamında birlikte işlenebilen bir yaşantı hâline geldikçe, hasta kendisi hakkında başka bir şey öğrenmeye başlayabilir. Bu ifade, başka ilişkilerini de yeni bir gözle düşünmesine başlangıç oluşturabilir. Hoşlandığı kişinin mesajını beklerken yaşadığı sıkıntı ile terapistinin gidişine duyduğu öfke arasında, daha önce kuramadığı bir bağlantı belirebilir Ya da ilk aşkının sona ermesinin ardından gelen  bir ergen hastanın , bir zamanlar kendisini herkesten daha iyi anladığını söylediği kişiden şimdi nefretle söz ettiğini anlattığını hatırlıyorum. Fotoğrafları silmiş, mesajları yok etmiş, birlikte gittikleri yerlerden uzaklaşmıştır. “Keşke onunla hiç karşılaşmasaydım,” der. Ancak anlatısında tekrar tekrar aynı kişiye döner; onunla birlikteyken keşfettiği arzularından, kendisini ilk kez nasıl sevilmeye değer bulduğundan söz eder. Nefreti, yaşanmış aşkı hükümsüz kılmaya çalışırken, aşkın kendisinde uyandırdığı şeyler bu silme çabasına direnmektedir sanki.


Kozmolojik asimetrisi ve Psikanaliz arasındaki analojinin benim için verimli hâle geldiği yer burasıdır. Hastanın kendisini bütünüyle yeterli ve ihtiyaçsız olarak tasarladığı ruhsal düzen sarsılır. Bu sarsılma işlenebildiğinde, kendisini ve nesnesini başka türlü düşünebileceği bir oluşuma katılabilir. Fizikte parçacıkların karşılaşmasından söz ederken burada duygulanımların, bağların ve bu bağlara yönelen saldırıların analitik ilişkideki karşılaşmasını düşünüyoruz. İki alan arasında önerdiğim benzerlik, önceki biçimin değişmeden sürdürülemediği bir karşılaşmanın, uygun koşullarda yeni bir oluşuma yaratıma alan açılabilmesidir.

Bütün bu karşıtlık kuvvetlerini ve sevgi ile nefretin düşüncenin doğuşundaki kurucu rolünü gördükten sonra, başladığımız yere  Klein’a  dönmek kaçınılmaz hale geliyor..Onun ilk kurucu bağ olarak tanımladığı sevgi ve nefret de birbirlerini dışarıdan sınırlayan iki ayrı duygu değil, düşüncenin, nesne ilişkisinin ve hatta ruhsal gerçekliğin kurulmasına birlikte katılan kozmik asimetrinin yansıması temel kuvvetler olarak ele alınabilir belki. Eğer sevgi, nesneyi yaşatırken aynı zamanda onun kaybedilebilirliğini; nefret ise nesneyi yok etmek isterken ona olan bağı sürdürüyorsa, bu iki kuvvet arasındaki karşıtlık mutlak bir ayrılıktan çok, ruhsal yaşamı mümkün kılan zorunlu bir kozmik asimetriye işaret ediyor olabilir. Bu, Lacan’ın o meşhur “aşk, sahip olunmayan bir şeyi, onu istemeyen birine vermektir” gibi karmaşık sözünü de anlamak adına kolaylık sunabilir.

KAYNAKLAR

Aristoteles. Fizik (Physica). (Türkçe çeviri için: Aristoteles, Fizik, çev. Saffet Babür, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997.)

Anderson, C. D. (1933). “The Positive Electron.” Physical Review, 43(6), 491–494. doi:10.1103/PhysRev.43.491

Bion, W. R. (1959). Attacks on linking. International Journal of Psycho-Analysis, 40, 308.

Bion, W. R. (1962). Learning from experience. London: William Heinemann Medical Books.

Bion, W. R. (1963). Elements of psycho-analysis. London: Heinemann.

CERN, “Antimatter,” CERN – Science: Physics, eriş. 17 Temmuz 2026.

Charles, M. (2002). Bion’s grid: A tool for transformation. Journal of the American Academy of Psychoanalysis, 30(3), 429–445

Dirac, P. A. M. (1928). “The Quantum Theory of the Electron.” Proceedings of the Royal Society of London, Series A,

Elda Abreveya, Aynadan Ötekine, Ruhsal Gerçeklik ve Dış Gerçeklik, Bağlam Yayınları 2000,İstanbul s.53

Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. International Journal of Psycho-Analysis, 27, 99–110.

Riotto, A., & Trodden, M. (1999). “Recent Progress in Baryogenesis.” Annual Review of Nuclear and Particle Science, 49, 35–75

Winnicott, D. W. (1971). Playing and reality. London: Tavistock Publications.

Winnicott, D. W. (2016). Adolescence: Struggling through the doldrums. L. Caldwell ve H. Taylor Robinson (Ed.), The collected works of D. W. Winnicott (Cilt 6, ss. 187–196) içinde. Oxford University Press. (Özgün çalışma 1962’de yayımlanmıştır.)


[1] Elda Abreveya, Aynadan Ötekine, Ruhsal Gerçeklik ve Dış Gerçeklik, Bağlam Yayınları 2000,İstanbul s.53

[2] Dirac, P. A. M. (1928). “The Quantum Theory of the Electron.” Proceedings of the Royal Society of London, Series A, 117(778), 610–624. doi:10.1098/rspa.1928.0023.

[3] Anderson, C. D. (1933). “The Positive Electron.” Physical Review, 43(6), 491–494. doi:10.1103/PhysRev.43.491.

[4] CERN, “Antimatter,” CERN – Science: Physics, eriş 17 Temmuz 2026.

[5] Riotto, A., & Trodden, M. (1999). “Recent Progress in Baryogenesis.” Annual Review of Nuclear and Particle Science, 49, 35–75.

[6] Aristoteles. Fizik (Physica). (Türkçe çeviri için: Aristoteles, Fizik, çev. Saffet Babür, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997.)

[7] Charles, M. (2002). Bion’s grid: A tool for transformation. Journal of the American Academy of Psychoanalysis, 30(3), 429–445

[8] Charles – a.g.e

[9] Harvard Natural Sciences Lecture Demonstrations. Radioactive human body. https://sciencedemonstrations.fas.harvard.edu/presentations/radioactive-human-body

[10] Winnicott, D. W. (1971). Playing and reality. London: Tavistock Publications.


Bu yazıyı paylaş